
her zaman aklımdan geçen bir blog sahibi olma hayali artık gözlerimi iyiden iyiye kamaştırmış durumda. fon sesi olarak duyulan ebeveyn fısıltıları "blog yerine bir ev sahibi olsan ya kızım artık" tamamen kulak arkası edilmeli, hele ki bu dönemde.
niye bu dönem diyorum özellikle, çünkü bu dönem işsizlikten ancak bedava alanlar alabileceğim bir dönem de ondan.
ben burada böyle boş boş konuşmayacağım umarım, eminim insanlar da umar.
yine ummacık kuşuna döndüğümüz günlerin içindeyiz belli ki.
neyse efenim geçelim fasa fisoyu, bugün aslında bu blogu da açmama sebep olan geçen geceki hayli içmenin akabinde yaşanan bir "kafataş bayramı" gününde (ingilizcesini söylemeden espriyi anlamayanlara yönelik bkz:hangover day, hell yeahh) televizyon denen mahlukatta izlenen dublajlı "boleyn kızı" isimli filmdi.
üç kadın olarak seyrettiğimiz pazar gününde ortamda da bir "mesajatmadıaramadıbenmesajatsammıacaba" hali mevcut idi.
tam da böyle bir güne denk gelen film içindeki başlıca karakterleri öncelikle özetlemek istiyorum:
anne: babası ve dayısı tarafından evli olan krala peşkeş çekilen lakin kadın başına at sürerek ve üstelik kralın peşinden girmeye çalıştığı yerden yaralanarak çıkmasına rağmen, yine kadın başına sapasağlam çıkan bir karakter olarak görüyoruz. belli yani zaten bu böyle bir güçlü kadın ayaklarında falan sevdiğimiz natali portmanto ablamız.
mary: bu da anne'in kardeşi lakin bir prenses ve "benbilmembeyimbilir" hatuncağızı. ama işte yüce rabbimin seçeneği bunların ikisi de birbirinden güzel iki kız kardeş.
bak yine sıkıldım yazmaktan ama inat, durmak yok yola devam.
neyse efenim bu mary biriyle evleniyor. kocası, böyle sümsük ve filmin ilerleyen dakikalarında ise sümsüklüğünden bin kat fazla godoş olduğuna tanıklık edeceğimiz bir abimiz. ha, bir de bunun mary ile gerdek gecesi bir sevişmesi var ki nasıl anlatılır böyle "bir arkadaşa bakıp çıkacaktım" tadında.
velhasıl kelam anne dediğimiz kızcağız kralla çıktığı avdan, kadın başına sapasağlam ama kral yaralı dönünce, kralın erkeklik gururunun incinmesi sonucu anne şansını kaybediyor. ancak saraya yakın olmayı hayatındaki en büyük hayal olarak gören bu kızların babası hop hemen yaralı kralın yanına mary'yi gönderiyor.
heh işte ondan yazdım bunca şeyi tam o esnada mary ile kral sohbet ederken mevzu mary'nin taşrada kocasıyla yaşamak istemesine geliyor. kral da mary'ye göz dikmiş ya, senaristler bunu biz seyircilere de çaktırmak için (sanki biz o kadar mel bakıştan anlamamışız gibi) kral tarafından mary'ye şöyle bir soru sorduruyorlar:
"peki kocana saraydan bir görev verilse sen de onunla gider miydin?" o bizim benbilmembeyimbilir hatunundan anında kilit cümleli cevap geliyor: "o gitmek isterse, kocamın arzusuna boyun eğmek beni mutlu edecektir efendim"
tam böyle olmasa da bu minvalde birşeydi işte.
ben orada işte aydınlanma çağımı yaşadım. kadınlık budur işte. bu kilit cümlededir.
kadınlık eşinin isteklerine göre yaşamayı sevebilmektir arkadaş. öyle tek başına çocuk da kariyer de yaparım ayaklarıyla gezmemektir. onu anladım.
sonra tabii filmde olaylar gelişti, tabi bu arada ortamda bekleyene mesajlar da geldi, arada stresli bekleyişler de sürdü ve herşey bambaşka yerlere vardı ama sonuç aynı.
bunu diyen ve inanan kız ne olursa olsun bi şekil mutlu oluyor. öbürü gerek hırstan, gerek aşktan idam edilmeye kadar gidiyor.
ya diyeceğim buydu işte.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder