30 Aralık 2011 Cuma


Hayatberbat.net mi ne vardı bir zamanlar gençliğimde, sevdiğim birinin sahip olduğu… Şimdilerde ben sanki sahibim ona, bir aylık süreç, 4 aydır bırakılan ilaçlar, bugün bir anda çıkartıverdi şeytani yüzünü ortaya. Hayat çok garip, nasıl ki başkasının özgürlüğünün başladığı yerde seninki bitiyorsa, senin derdinin başladığı yerde de başkalarınınki bitiyor ey sanal alem.

Sonra başka sorular başlıyor sen kendi dertlerinden ve depresyonundan kurtul diye, mutlu olma amacına odaklanmış bilinç altında. Misal kültürler yasaklarla da değişime, evrime uğramakta fark etmesek de, bu durumda aslında devletler, yönetimler, iktidarlar değiştirebilmekte halka ait olan alışkanlıkları. Ne garip en boyun eğmeyeceğini düşündüğüne alışkanlıklarını emanet ediyorsun en önemlisi yönetebilmesi için.

Ve sonra bitti gün, ve sonra bitti ömür sanki. Alışkanlıklara yüksek değerler yüklendikçe, yokluğa, azlığa razı olman zorlanmakta onu anladım.

Ve hayata bana  şahane fırsatlar sunduğu ve şahane insanlarla şahane zamanlar yaşattığı için bir kez daha küfrettim. Şımarıklık değil sakın yanlış anlama, bilmek bazen büyük bir dezavantaj. Herkese bilgi ve güven dolu bir yıl dilerken, en büyük cahilliği kendime yüklemek istedim, sahip olduğumdan da aşağıda olanı. Düşün belki de böyle bir cahillik olmadığından, belki de Murphy kendisi için daha değerli olduğundan yanıt vermedi talebime hayat. Hayat cevap vermeyendir zaten çoğu zaman isteklerine.
Hatta hayat bugün, tüm umutlarına ve güzel planlarına kanırtarak çomak sokandır gözümde.

Bunu da böyle belle olric, bunu da böyle belle….

La vie est belle’e geçme zihin buradan birden bire!…

Bellemek “belle”den apayrı anlam içerir bizim buralarda, içmenin “iç”le yakınlığının tersine…



22 Kasım 2011 Salı

yalanlar ve geçmiş blog

seiranu.blogspot.com

yine öyle afili sözlerle başlamışım ilk yazıya, vay efendim nihayet blog oluşturma muradıma ermişim de bilmem ne... kendi yalanımı kendim ortaya çıkardım şükür, yıllar öncesinden kalma seiranu adıyla zaten bir blogum varmış ki benim. 
daha içli imişim sanırım o zamanlar. e tabi biz büyüdük ve kirlendi dünya.
bu linki buraya ekleyesim var ki bundan sonra unutmadan internete düştüğüm izleri, geçmişimin farkında olarak ilerleyebileyim şu sanal dünya ortamlarında, ortam sihirbazı önüme koymadan yalanları ben bileyim nerelerden geldiğimi.
bu da böyle olsun işte...


p.s: bir de homeless yazmışım bababa blogun başına, çok depresifim be internet...

23 Eylül 2011 Cuma

İçeridekiler ve kaçırılan anlar...



Yarın Balyoz davası kapsamında tutuklu bulunan amirallerden birinin kızı evleniyor. Görüş günü dışında bir güne denk geldiği için, büyük uğraşlar sonucunda her ne kadar son anda belli olsa da, nikahtan sonra gelinliğiyle cezaevine gidip babasını görebilmesi için izin çıkmış. Bu haber müjde ile karşılanıyor tüm yakınlarının çevresinde. İznin çıktığı haberi geldiğinde, ilk başta anlam veremedim, babası haksız nedenlerle hapis tutulan bir kadın evlenebilir mi diye. Ancak daha sonra öğrendim ki her duruşma ile içlerde açılan umut çiçekleriyle beraber ertelenmiş bir nikah bu. En sonunda baba, onu beklemeden evlenmeleri için ısrar ediyor, beklemeleri halinde hiç evlenemeyecekleri ihtimalini hesaba katarak belki, haksızlıklar sonucu kayıplara uğradığı hayatı için kızının hayatından geri kalmasını istemediğinden belki de. Sadece her şeyi, her detayı kameraya çekmelerini istiyor.

Gelin şanslılardan biri, babası onu evlenirken göremese de, o, nikahtan hemen sonra misafirlerini bırakıp koştur koştur Tuzla’dan Hasdal’a babasının elini öpmeye gidecek. Babası kızını gelinlikle görecek, damadına mutlu olmalarını, birbirlerine iyi bakmalarını söyleyecek. Nikahı soracak, nasıl geçti diyecek. Gelinle damat akıllarında kalan detaylarla anlatmaya çalışacaklar, tek bir şey söylenemeyecek, tüm yakınlarının arayan, anan ve özleyen hüzünlü gözleri.

Peki ya diğerleri? Peki ya hayatlarındaki en değerlilerinin bir daha tekrarlanmayacak zamanlarını onlardan uzak geçirenler?

Haksız sebeplerden hatta sebebi pek net olmadan tutuklanmış, adalet dışı yargılamalara maruz daha bir çok insan var orada. Tutuklu bulunan baba, eş, sevgililerin bir daha yaşayamayacakları anları ellerinden almaya kimin ne hakkı var?

Çocuğunun doğumunu, okula gidişini, kızının evlendiğini, annesinin hastalandığını göremeyen, eşi vefat ettiğinde yanında olamayan insanlar var içeride. Ve inanın onlar hala daha dışarıdakilere moral veriyorlar. Her görüş gününde, her duruşmada insanlara güçlü olmaları gerektiğini söylüyor, absürd traji-komik mahkemelerden sağlam sinirlerle çıkabiliyorlar.

Hani sizler Allah’a, kitaba, dine inandığınızı söylüyorsunuz ya, bakın ne diyeceğim: Bütün bunlar ne için yaratılmıştır bilir misiniz? İnsanların vicdan sahibi olmalarını sağlamak için. Vicdan… Bir bakın bakalım içerilerinize hırs ve haksızlık dışında bu kelimeye rastlayabilecek misiniz…

20 Eylül 2011 Salı

ay hadi hayırlı olsun nicedir istiyordum...


her zaman aklımdan geçen bir blog sahibi olma hayali artık gözlerimi iyiden iyiye kamaştırmış durumda. fon sesi olarak duyulan ebeveyn fısıltıları "blog yerine bir ev sahibi olsan ya kızım artık" tamamen kulak arkası edilmeli, hele ki bu dönemde.
niye bu dönem diyorum özellikle, çünkü bu dönem işsizlikten ancak bedava alanlar alabileceğim bir dönem de ondan.
ben burada böyle boş boş konuşmayacağım umarım, eminim insanlar da umar.
yine ummacık kuşuna döndüğümüz günlerin içindeyiz belli ki.
neyse efenim geçelim fasa fisoyu, bugün aslında bu blogu da açmama sebep olan geçen geceki hayli içmenin akabinde yaşanan bir "kafataş bayramı" gününde (ingilizcesini söylemeden espriyi anlamayanlara yönelik bkz:hangover day, hell yeahh) televizyon denen mahlukatta izlenen dublajlı "boleyn kızı" isimli filmdi.
üç kadın olarak seyrettiğimiz pazar gününde ortamda da bir "mesajatmadıaramadıbenmesajatsammıacaba" hali mevcut idi.
tam da böyle bir güne denk gelen film içindeki başlıca karakterleri öncelikle özetlemek istiyorum:
anne: babası ve dayısı tarafından evli olan krala peşkeş çekilen lakin kadın başına at sürerek ve üstelik kralın peşinden girmeye çalıştığı yerden yaralanarak çıkmasına rağmen, yine kadın başına sapasağlam çıkan bir karakter olarak görüyoruz. belli yani zaten bu böyle bir güçlü kadın ayaklarında falan sevdiğimiz natali portmanto ablamız.
mary: bu da anne'in kardeşi lakin bir prenses ve "benbilmembeyimbilir" hatuncağızı. ama işte yüce rabbimin seçeneği bunların ikisi de birbirinden güzel iki kız kardeş.
bak yine sıkıldım yazmaktan ama inat, durmak yok yola devam.
neyse efenim bu mary biriyle evleniyor. kocası, böyle sümsük ve filmin ilerleyen dakikalarında ise sümsüklüğünden bin kat fazla godoş olduğuna tanıklık edeceğimiz bir abimiz. ha, bir de bunun mary ile gerdek gecesi bir sevişmesi var ki nasıl anlatılır böyle "bir arkadaşa bakıp çıkacaktım" tadında.
velhasıl kelam anne dediğimiz kızcağız kralla çıktığı avdan, kadın başına sapasağlam ama kral yaralı dönünce, kralın erkeklik gururunun incinmesi sonucu anne şansını kaybediyor. ancak saraya yakın olmayı hayatındaki en büyük hayal olarak gören bu kızların babası hop hemen yaralı kralın yanına mary'yi gönderiyor.
heh işte ondan yazdım bunca şeyi tam o esnada mary ile kral sohbet ederken mevzu mary'nin taşrada kocasıyla yaşamak istemesine geliyor. kral da mary'ye göz dikmiş ya, senaristler bunu biz seyircilere de çaktırmak için (sanki biz o kadar mel bakıştan anlamamışız gibi) kral tarafından mary'ye şöyle bir soru sorduruyorlar:
"peki kocana saraydan bir görev verilse sen de onunla gider miydin?" o bizim benbilmembeyimbilir hatunundan anında kilit cümleli cevap geliyor: "o gitmek isterse, kocamın arzusuna boyun eğmek beni mutlu edecektir efendim"
tam böyle olmasa da bu minvalde birşeydi işte.
ben orada işte aydınlanma çağımı yaşadım. kadınlık budur işte. bu kilit cümlededir.
kadınlık eşinin isteklerine göre yaşamayı sevebilmektir arkadaş. öyle tek başına çocuk da kariyer de yaparım ayaklarıyla gezmemektir. onu anladım.
sonra tabii filmde olaylar gelişti, tabi bu arada ortamda bekleyene mesajlar da geldi, arada stresli bekleyişler de sürdü ve herşey bambaşka yerlere vardı ama sonuç aynı.
bunu diyen ve inanan kız ne olursa olsun bi şekil mutlu oluyor. öbürü gerek hırstan, gerek aşktan idam edilmeye kadar gidiyor.
ya diyeceğim buydu işte.